Toplum mühendisliğine dair notlar

Onur, milliyeti olmayan o ulustur, aynı zamanda bir köprü olan o gökkuşağıdır; içinde hangi kanın dolaştığı önemli olmayan kalpteki o tınıdır; sınırlar, gümrükler ve savaşlarla alay eden o asi, itaatsizliktir.

21 Nisan 2010 Çarşamba

Klasik Sosyoloji

Bu bölümde klasik sosyolojinin, etkileri günümüze kadar süren üç düşünürü olan tarihsel olarak sırasıyla Karl Marx, Emile Durkheim ve Max Weber üzerinde durulacaktır. Bu üç düşünürün günümüze bu kadar etkilerini sürdürür nitelikte, ardından gelen sosyologları da kendi çalışma konu ve alanlarında etkiler bir nitelik taşımaları onları sosyoloji tarihinde önemli bir yere koymaktadır.

Karl Marx (1818-1883)
Sosyoloji tarihinde pozitivist ve evrimci bakış açısının dışında Karl Marx tarafından ortaya atılan ve tarihsel materyalizm olarak isimlendirilen teorinin önemli bir etkisi olmuştur. Marx, görüneni değil görünenin ardında yatan toplumsal dinamikleri açığa çıkarmayı amaçlayan eleştirel bilim yaklaşımına yakın bir bilim anlayışına sahiptir. Alman filozof Hegel’in bakış açısını örnek alarak onu materyalist bir öze kavuşturduğunu öne süre Marx’a ve onun tarihsel materyalist felsefesine göre insanların varlığını bilinçleri belirlemez aksine toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler.

Marx’ı katı materyalist olarak adlandırabileceğimiz mekanik materyalistlerden de ayırt eden yönleri mevcuttur. Ona göre insan yaşayabilmek için öncelikle yiyecek, giyecek ve barınacak yer ve benzeri materyal şeyler üretmek zorundadır. Marx’a göre insan da yine insan tarafından ancak toplumsal emek aracılığı ile hem kendini hem de toplumu üretebilen bir sosyal varlıktır. Bu yüzden tarihsel materyalist anlayışı yalnızca bir materyalist bakış açısı olarak değil insanı toplumsal gerçekliğin bir ürünü ve üreticisi olarak ele alan bir kavramlar bütünü olarak kabul etmemiz gerekmektedir.
Marx’ın diyalektik materyalist yaklaşımının diyalektik olarak adlandırılan ve Hegel tarafından geliştirilen bir düşünceye dayandığı iddia edilirken Marx’ın diyalektiği Hegel gibi tarihi Hegel’in yaptığı gibi idealist açıdan değil materyalist açıdan kavramak için geliştirdiği/kullandığı söylenebilir.
Bu diyalektik materyalist kavrayışta Marx özellikle üretim üzerinde yoğunlaşmış, tarihsel süreç içerisinde toplumsal yaşamlarını üretmek akacıyla üretim sürecine katılan insanlar arasında Marx’ın üretim ilişkileri (mülkiyet ilişkileri) dediği bazı toplumsal ilişkiler gelişir.
Üretim ilişkileri üretim araçlarına sahip olmak ile olmamak, bir taraftan karşıt çıkarlara sahip olmak anlamına geliyorken bir taraftan da belirli toplumsal sınıf ilişkilerine denk düşmektedir. Bu konu Marx’ın düşüncesinin en kritik noktalarından birisini oluşturur. Başka bir ifadeyle üretim sürecine katılan sosyal gruplar arasında üretim ilişkilerinden kaynaklanan çıkar farklılıkları ve çıkar çatışmaları oluşur.
Bu bakımdan Marx için tarihsel süreç içerisinde ilkel komünal olarak adlandırılan toplum hariç bütün toplumlar üretim araçlarına sahip olan ve olmayan iki temel sınıfa bölünmüş sınıflı toplumlardır. Bu yüzden üretim araçlarını ellerinde bulunduran, ona hakim olan sınıf Marx’a göre siyasal ve benzeri güç çeşitlerini tekelleştirerek toplumda gerçek yönetici sınıfa dönüşür ve güç sahibi olmayan diğer sınıf üzerinde egemenliğini oluşturur. Sınıf çatışmasını toplumdaki diyalektik değişmenin temeli olarak gören Marx’a göre toplumsal sınıf olarak tanımlanan bu iki sınıf arasındaki ilişkileri sömürüye dayalı ve çelişkili ilişkiler olarak tanımlar.
Marx toplum analizinde aynı zamanda alt yapı ve üst yapı şeklinde bir ayrıma da gider. Bu ayrımda alt yapı ekonomik yapıdan, üst yapı ise hukuk, siyaset, din, aile ve ideolojiden oluşur. Alt yapı ile üst yapı arasında karşılıklı etkileşime dayalı ilişkiler var olduğu gibi, ekonomik alt yapının siyasi üst yapı üzerinde belirleyiciliği söz konusudur. Egemen sınıf üst yapıyı kendi gücü ve otoritesini meşrulaştırmak ve hükmettiği sınıfı bu konuda idare edebilmek için kullanır ve siyasal, ideolojik, dinsel ve benzeri nitelikteki yapı ve düşünceleri kontrolü altında tutar. Marx bu nedenle bireylerin gerçekliğin asıl doğası hakkında yanlış bilince ve çarpıtılmış bir bilince sahip olduklarını düşünmekteydi.
Marx’ta toplumsal değişme kendi ifadesiyle farklı üretim biçimleriyle karakterize edilen diyalektik bir süreç izler. Bu diyalektik değişme sürecine göre toplumsal tarih çelişkiler taşıyan bir süreç olması bakımından her üretim biçiminin kendi içerisinde taşıdığı çelişkiler tarafından başka bir üretim biçimine dönüştürülmesi söz konusudur. Marx’ın en önemli çalışmalarından birisi olan Kapital’de incelenen ve Marx’ın da oldukça büyük bir önem biçtiği kapitalist üretim biçimi de emek gücünün (ücretli emek şeklinde) bir meta olarak alınıp satıldığı metalaşmış ve yabancılaşmış toplumsal ilişkiler dayalıdır. Tüm sınıflı toplumlarda olduğu gibi kapitalizmde de üretim araçlarına sahip olan bir egemen sınıf (burjuvazi ya da kapitalist sınıf) ile üretim araçlarından yoksun bir üreten sınıf (proletarya ya da işçi sınıfı) mevcuttur. Üretim araçlarından yoksun olan proletarya emek gücünü satarak sadece hayatta kalmasına yetecek kadar bir ücret ile yaşamını sürdürmeye çalışırken bir diğer taraftan da ürettiğinin karşılığını tam alamayan işçi sınıfına karşılık olarak artık-ürün mantığı ile ürettirdikleri üzerinden kapitalist sınıfın karına kar katması durumu söz konusudur. Buradan yola çıkarak Marx giderek artan kapitalist düzenin çelişkileri ister istemez çelişkilerin artması sonucu toplumu yine farklı bir toplumsal aşama olan sosyalizme geçireceğine inanıyordu.
Marx’ın tarihi farklı üretim biçimlerinin ve üretim ilişkilerinin gelişim tarihi olarak ele alan tarihsel materyalist yaklaşımı sosyoloji biliminin gelişimize son derece önemli katkılar sağlamıştır. Ancak bazı çevrelerce Marx’ın tarihin materyalist açıdan kavranışında ekonomik faktörlere aşırı derecede önem atfetmesi ve çelişkilerle dolu son sınıflı toplum aşaması olarak nitelendirdiği kapitalizmin sonunun bir türlü gelmemesinden dolayı eleştirilere maruz kaldığı söylenebilir.

Emile Durkheim (1858-1917)
Durkheim çalışmalarında kendisinden önce gelen sosyologlardan daha fazla sosyolojinin bir bilim dalı olarak sınırlarının ne olduğu ve onun kapsamına giren olguların hangi yöntemle incelenmesi gerektiğine ağırlık vermiştir. Sosyolojinin en önemli kurucularından birisi olarak kabul edilen Durkheim işlevselci (fonksiyonalist) olarak adlandırılan bir toplum modeli benimsemiş ve bu açıdan modern sosyolojinin en önemli yaklaşımlarından yapısal işlevselciliğin gelişiminde önemli bir rol oynamıştır.
Durkheim toplumu bir bütünü oluşturmak amacıyla farklı işlevler üstlenmiş parçalardan oluşan biyolojik bir organizmaya benzetirken bu toplumun onu oluşturan bireylere indirgenemeyecek nitelikte bağımsız, bireylerin üzerinde (yani bireylerden daha önemli) bir gerçekliği olduğunu düşünür ve savunur. Bu toplumun bireyler üzerinde kolektif nitelikteki toplumsal olgular (gerçeklikler) aracılığıyla yaptırım gücüne sahip ve yine bireyleri üzerinde baskıcı ve sınırlandırıcı olduğunu vurgular ve bu nedenle toplumsal olguları sosyolojinin bir çalışma nesnesi olarak tanımlar.
Durkheim’a göre toplumsal olgular toplumun sürekliliğinin sağlanmasında da kilit noktada durmaktadır. Bu bakımdan bir toplumun belirli bir düzeyi aşmamak şartıyla suç ve ceza dahi toplumsal olarak kabul edilebilir davranışların sınırını belirlemesi açısından işlevsel konumdadır.
Yöntemsel açıdan Durkheim toplumsal olguların fiziksel nesneler gibi bir gerçekliği olduğunu ve bu nedenle nesneler gibi ele alınmaları gerektiğini savunur (Durkheim, 1985). Buradan yola çıkarak baktığımızda Durkheim da toplumsal yaşamın incelenmesinde doğa bilimsel yöntemlerin kullanılması gerektiğini benimseyen Comte’un yöntemine benzer bir pozitivist yöntem benimser. Buna göre Durkheim toplumsal olguları açıklarken iki farklı yöntem olan nedensel ve işlevsel olarak adlandırılan iki yöntemden bahseder (Durkheim, 1985). Ancak sosyolojik yöntemin kurallarında bir toplumsal olgunun nedeninin başk bir toplumsal olguda olduğu ilkesinden hareket ettiğinden toplumsal olguları araştırmada önerdiği her iki araştırma yönteminin alanı toplumdur. Buna göre;
Nedensel yöntem ile toplumsal olguların nedenlerinin yine başka toplumsal olgularda aranması gerektiği ve nedensel olarak açıklanması gerektiği ön plana çıkartılırken,
İşlevsel yöntem ile de toplumsal olguların toplumun ihtiyaçlarının karşılanması açısından sahip oldukları işlevleri açısından araştırılması ve açıklanması gerektiğinden bahsetmektedir.
İşlevselci bir toplum modeli benimseyen Durkheim için toplumsal düzen ve dayanışma bir toplumun işlevsel öncelikli gereksinimlerinin en başında gelmektedir. Ona göre toplumda düzen ve dayanışmanın kaynağı iş bölümü ve uzmanlaşmadır. İş bölümü arttıkça bireylerin birbirine olan bağımlılığı da artmaktadır. Durkheim evrimci işlevselci bir bakış açısı sergilediği Toplumsal İşbölümü adlı çalışmasında hem toplumsal düzen ve dayanışmanın hem de toplumsal değişmenin sırasıyla mekanik ve organik adı altında iki farklı ideal tipinden söz eder.
a. Mekanik dayanışma benzeşmeye dayalı basit bir iş bölümünün olduğu geleneksel toplumlarda söz konusudur. Bu düzen ve dayanışma tipinde kolektif bilinç ve kolektif kimlik bireysel bilinç ve kimliklerden daha güçlü ve baskındır.
b. Organik dayanışma ise farklılaşmaya dayalı karmaşık bir iş bölümü ve uzmanlaşmanın olduğu modern toplumlarda söz konusudur.
Durkheim’a göre mekanik dayanışma daha çok sanayi öncesi toplumlarda, organik dayanışma ise daha çok sanayi toplumlarında görülmektedir.
Durkheim yaptığı çalışmalarda intihar konusunu ayrı bir çalışma teması haline getirmiştir. Buna göre Durkheim intiharı bütünleşme ve düzenleme şeklinde iki bağımsız değişkenle açıklar. Bir toplumda her iki değişkenini aşırı düzeyde ya da yetersiz düzeyde bulunması intihara yol açar.
Modern toplumda kolektif bilincin bireyselleşme, farklılaşma ve heterojenleşme gibi nedenlerle zayıflaması sonucu ortaya çıkan intihar tipleri ile ilgilenen Durkheim için ahlaki uzlaşı anlamında kullandığı ve son derece önemli bir işleve sahip olan kolektif bilinç toplumsal organizmada parçaları birbirine bağlayan merkezi bir değer ve norm sisteminin temelini oluşturur. Durkheim’ın bu teml üzerinde inşa ettiği toplumsal ahlak ise dinle oldukça bağlantılıdır. Ona göre din dayanışma üreten toplumsal kaynaklardan birisi olduğu gibi, dinin kaynağı olarak da doğaüstü ya da benzeri görüşleri değil, yönteminde yer alan toplumsal olguları ancak başka toplumsal olgular belirler ilkesine dayanarak, topluluğun ve toplumun kendisi olarak görür. Buna göre dinin kaynağı toplumun kutsal olan ile olmayan arasında yaptığı ayrımdan kaynaklanmaktadır.
Öte yandan sosyal hayatı mümkün kılan ve bireylere rehberlik eden bu kolektif nitelikteki merkezi değer sisteminin özellikle ani toplumsal değişmelere bağlı olarak daha da zayıflaması durumunda ise Durkheim adına anomi dediği tehlikeli bir olgunun gelişmesinden söz eder.
Anomi kuralsızlık ya da toplumun temel değerlerinde belirsizlik anlamına gelen bir olgudur.

Böyle zamanlarda toplumda özellikle suç, sapma ve intihar oranları normal düzeyin üzerine çıkarak tehlikeli boyutlara varabiliyorken toplumun geleceği konusunda iyimser olan Durkheim, bu gibi anomik durumların eğitim sürecinde üyelerine meslek ahlakı aşılayan meslek örgütleri aracılığıyla kontrol altına alınabileceklerine ve böylelikle de organik dayanışmanın oluşabileceğine inanmaktadır.
Ancak Durkheim’ın toplumda meslek ahlakının sözünü ettiği organik dayanışmanın temel dayanaklarından birisi olarak görmesi aşırı iyimser bir görüş olması gerekçesiyle ve toplumsal olguların birer nesne gibi ele alınması gerektiği yönündeki görüşü hümanist olmadığı gerekçesiyle eleştirilmiştir.

Max Weber (1864-1920)
Sosyolojik düşünce tarihinde Durkheim gibi sosyolojinin bağımsız bir sosyal bilim olarak gelişimine büyük katkısı olan düşünürlerden birisi olarak kabul edilen Max Weber, toplumu bireylerden bağımsız ve nesnelere benzeyen bir gerçeklik olarak ele aldığı için anti-hümanist olarak nitelenen pozitivizme oldukça eleştirel bakan Alman filozofların düşüncelerinden etkilenmiştir. Bu bakımdan Weber pozitivizmden farklı olarak sosyolojinin ve sosyolojik analizin merkezine toplumsal eylemi ve etkileşimi koyduğu gibi, pek çok açıdan pozitivizmden farklılaşan ve ona eleştirel olan bir sosyolojik yaklaşım benimsemiştir. Weber toplumu toplumsal eylemlerden meydana gelen bir oluşum olarak görür ve sosyolojinin çalışma nesnesini “toplumsal eylem” olarak tanımlar.
Pozitivistlerin aksine sosyolojide doğa bilimlerinde kullanılan yöntem ve kavramların aynısının kullanılmasına karşı çıkan Weber’e göre düşünebilme yetisine sahip olan insan toplumsal yaşamda başkalarının düşüncelerini ve tepkilerini hesaba katarak hareket eden kültürel bir varlıktır. Kültürel varlıklar olarak biz insanlar toplumsal yaşamda genellikle başkalarına yönelik olan olarak belirli anlamlar taşıyan eylemlerde bulunuruz. İnsan eyleminin toplumsal olduğunu düşünen Weber’e göre sosyologlar toplumsal eylemi bilimsel olarak açıklamaya başlamadan önce bireyin eyleme atfettiği anlamı yorumlamak zorundadırlar.
Bu açıdan bakıldığında Weber’in sosyolojisinin literatürde toplumsal eylem, yorumlayıcı veya anlayıcı sosyoloji olarak tanımlanmasının sebebi kendi biliminde Comte, Durkheim ve benzeri pozitivist sosyologlar tarafından kullanılan açıklamaya dayalı niceliksel yöntemin yanı sıra anlamaya/yorumlamaya dayalı niteliksel yöntemin de kullanılması gerektiğini düşünmesinden kaynaklanmaktadır.
Comte ve Durkheim gibi toplumsal eylemi yöneten ve keşfedilmeyi bekleyen bir takım evrensel-toplumsal yasalar olduğunu düşünmeyen Weber’e göre sosyoloji toplumsal eylemi yorumlayarak açıklamaya çalışırken de doğa bilimlerinde kullanılan yasa benzeri kavramlar yerine ideal tip olarak bilinen bir kavramı veya yöntemsel aracı kullanmaktadır.

Sosyolojik analizinin temeli olarak gördüğü ideal tipleri bütün çalışmalarında kullanan Weber, toplum analizinde toplumsal eylemleri ve buna paralel olarak toplumsal ilişkileri ve toplumsal oluşumları tipleştirir.
Toplumsal eylemi analiz etmek üzere geliştirdiği eylem tipolojisinde geleneksel, duygusal, değerle ilişkili akılcı ve amaçsal akılcı olmak üzere dört toplumsal eylem tipinden söz eden Weber, toplumsal oluşum tipolojisinde de otorite ile örgüt tiplerinden bahseder ve geleneksel otorite, karizmatik otorite ve yasal-ussal otorite olarak adlandırdığı ideal tipte üç otorite ve örgüt biçiminden söz eder.
Weber’de otorite meşru güce dayalı bir egemenlik biçimi anlamında kullanılmaktadır. Bu bakımdan geleneksel, karizmatik ve yasal-ussal otorite ideal tipte birer “meşru egemenlik” biçimidirler.
Weber en çok akılcı eylem ve bunun üzerinde temellenen yasal-ussal otorite ve örgüt tipi ile ilgilenir. Çünkü Weber modern toplumlarda akılcı düşünerek hareket etme yönünde bir eğilim olduğunu ve bunu akılcılaşma (rasyonelleşme) süreci olarak tanımladığı gibi, bunun da en açık örneği olarak giderek yaygın hale gelen yasal-ussal otoriteye dayalı bürokratik örgütlenmenin kendisini işaret etmektedir. Weber’e göre akılcı/rasyonel eylem açıkça belirlenmiş bir amaca kilitlenmiş ve bu amaca ulaşmayı sağlayacak en uygun araçları seçmiş, hesaplı ve planlı düşünmeye dayalı bir eylem türüdür.
Bürokrasinin en etkili sosyolojik analizlerinden birisini yaptığı kabul edilen Weber’e göre bürokrasi kapitalist ve ya sosyalist ekonomik düzenlemeye sahip , tüm modern toplumlara özgü bir örgüt modelidir. Bürokrasi aynı zamanda yasal-ussal otoriteye dayalı bir yönetim biçimidir ve modern toplumda gücün temelini oluşturur.
Bir başka ifadeyle modern toplumda yönetim insanlar tarafından yapılmasından ziyade yasalar ve yönetmelikler aracılığıyla gayri-şahsi olarak yapılmaktadır. Bununla birlikte yasalar ve yönetmelikler aracılığıyla yönetmenin bir diğer adı olan bürokrasi ile bürokratik yöntemleri Weber insanın öz inisiyatifini, özgürlüğünü ve değerlerini yok eden ve kaçış imkanı olmayan yönetmeliklerden ve kurallardan oluşan ‘demir kafes‘lere benzetir ve bunu modern toplumların karşı karşıya kalacakları en büyük tehdit olarak görür.
Weber pozitivizmi eleştirdiği gibi Marx’ın da görüşlerinin önemli bir bölümüne karşı çıkar. Onun eleştirisinin çıkış noktası Marx’ın ekonomik faktörlere ve sınıf çatışmasına diğer faktörlerden daha çok önem vermesidir. Nitekim yöntemsel olarak Weber ekonomik faktörlere daha büyük bir önem ve öncelik vermediği gibi tarihsel ve toplumsal değişmede de ekonomik nitelikte olan ve olmayan pek çok faktörün birlikte rol oynadığı şeklinde çoğulcu (plüralist) bir yaklaşım benimser.
Weber toplumsal tabakalaşma konusunda da Marx’tan farklı bir yaklaşım benimser. Marx gibi o da toplumun farklı çıkarlara sahip gruplara ve sınıflara bölündüğünü savunuyorken bu noktada ekonomik temelli sınıfsal bölünmelerin önemini vurgulayan Marx’ın aksine Weber, özellikle saygınlık (prestij) temelinde statü grupları arasındaki bölünmeler ile güç (otorite) temelinde partiler ve benzeri oluşumlar arasındaki bölünmelere vurgu yapmaktaydı.
Weber en ünlü çalışmalarından birisi olan Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde kapitalizm gibi bir ekonomik düzenleme biçiminin oluşumunda düşünsel ve dinsel nitelikte faktörlerin nasıl önemli bir rol oynadığını göstermeye çalışır. Bu bakış açısı da dinin toplumsal değişmeyi engelleyici bir role sahip olduğu düşünüldüğünde, Weber’in endüstriyel kapitalimsin gelişiminde dinin önemine vurgu yapması ciddi eleştirilere maruz kalmıştır (Slattery, 1991, 300). Bununla birlikte Weber’in sosyolojik analiz için geliştirdiği tipler, özellikle de bürokrasi gibi günümüz toplumlarının modern örgüt yapısının anlaşılmasında oldukça önemli katkılara imza atmıştır.

Alman sosyoloji geleneğinde yer alan Ferdinand Tönnies (1855-1936) ile Georg Simmel de (1858-1918) Weber kadar etkili olmamakla birlikte hümanist ve anti-pozitivist bir sosyolojik yaklaşım benimsemişler, bu sosyologlardan Tönnies Topluluk ve Toplum adlı çalışması, Simmel de formel sosyolojinin kurucusu ve daha birçok alanda ortaya koyduğu çalışmaları ile sosyolojinin gelişiminde önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder